ÖLÜMLE DANS




Herkes hayatı farklı şekilde kucaklıyor. Kimileri Yüzbaşı Bedri Aluçlu gibi tevekkül gösterip önüne bakıyor. Kimileri ise Alexander McQueen gibi daha fazla dayanamayarak hayatına son vermeyi seçiyor.

 

Alexander Mc Queen çok sevdiğim bir tasarımcıydı. Zekiydi, entellektüeldi. Zoru başarıp 6 çocuklu bir aileden çıkmış, müthiş yeteneği ve sıradışılığıyla moda camiasında kendisine sarsılmaz bir yer edinmeyi başarmıştı.  Hem kendi isteklerinden ödün vermeden, hem de ticari kaygılarla çok çirkinleşebilen moda devlerine kendini ezdirmeden ortayı bulmayı başarmıştı. Benim için en önemlisiyse modaya punk ruhunu en güzel şekilde katan tasarımcı olmasıydı. Seneler sonra adaşı Alexander Wang bayrağı devralana kadar da benim için öyle kaldı.

 

Dışarıdan bakıldığında ise mükemmel bir hayatı vardı. Yakışıklı. Karizmatik. 10 yıldır sevdiği insanla birlikte. Zengin. Başarılı. Ünlü. Popüler. Dünya yıldızlarını giydiriyor.

 

İşte belki de tüm bu sebeplerden, McQueen’in intihar haberi herkesi şok etti. Madem onun sürdüğü hayat mükemmeldi, o zaman bu genç adam neden kendini asarak intihar etti?

 

Bazen bazı şeyler dışarıdan göründüğü gibi olmuyor. İnsanlar parlak hediye kağıdına bakıp kutunun içindekileri göremiyor. Eğer bardağın hep boş tarafını görenlerdenseniz, kendi başarılarıyla övünmek yerine yapamadıklarınıza takılanlardansanız, değiştiremeyeceğiniz şeyler yüzünden sürekli kendinizi mutsuz ediyorsanız, o zaman herkesin sahip olmak için yanıp tutuştuğu onca şey sizin için bir anlam ifade etmemeye başlıyor. Çünkü en değerli şey olan huzur o kadar uzağınızda kalıyor ki, ona sahip olmak için tek çıkış yolu ölüm gibi gözüküyor.




 


McQueen de muhtemelen sürekli başarılı olma baskısının altında eziliyordu. Hakkında yazılan çizilen binlerce şeyi okuyup kafasını binlerce saçmalıkla dolduruyordu. Bu plastik dünya her geçen gün ona daha da boş gelmeye başlamıştı. Bir zamanlar en büyük tutkusu olan modadan ve kıyafet tasarlamaktan artık haz almaz olmuştu. Yataktan kalkmak istemiyor, güne başlamak için bir neden bulamıyordu. Daha önce kendisini pamuk ipliğiyle de olsa hayata bağlayan insanlar vardı. Onların da mutluluğu için kendi varlığının şart olduğu isimler...Önce Isabella Blow’u kaybetti, sonra da annesini. Artık iplikler de kopmuştu. Bir yandan herşeyi bırakıp gitmek istiyor, bir yandan da elleriyle büyüttüğü markasını terkedip çekip gitmeye cesaret edemiyordu.

 

Sonunda geceleri uyuyamaktan, sürekli düşünüp durmaktan, nefes almadan çalışmaktan, hayattan zevk almamaktan sıkıldı ve kafasının içindeki sesleri susturmak, kalbini ezen ağırlığı atmak için karanlığı seçti. İyi mi etti, hayır...Ama onun yaşadıklarını şımarıklık, doyumsuzluk olarak algılamadan önce, ya da farklı nedenlere bağlamadan önce onu anlamaya çalışıyorum.

 

Pek çok insan McQueen’in dayandığı sınıra dayanıyor. Peki acaba o zamanlarda ne yapmak gerekiyor?

 

Niye yaşıyoruz sorusu, zaten cevaplamakta yeterince zorlandığımız bir soru. Binlerce güçlük çeken milyonlarca insan var dünyada. Onlar eminim ki böyle hissetmiyorlar. Aç, işsiz, hasta onca insan adına konuşamam tabi ki. Bunu yapmak densizlik olur. Ama en azından daha şanslı diğerleri için hayat bence bir hediye. O kadar keyifli işler var ki dünyada. Güzel bir şarkı dinlemek, iyi bir kitap okumak, etkileyici bir film izlemek, gitar çalmak, piyanodan çıkan o seslere kulak vermek, buzun üzerinde uçarcasına kayarken rüzgarı hissetmek, sıcacık bir brownie’yi iştahla mideye indirmek, sevdiğim insanlarla sohbet edip beraber gülmek, yeri geldiğinde beraber ağlamak...Yapmaktan keyif alınacak binlerce şey ve çok az zaman var. O ‘zaman’ işte bize hediye. Karamsarlığa kapılıp kafama bin tane örümcek dolduğunda yaptığım ise kendimi bu değerli ‘zaman’i kaybetmemek için uyarmak. Çok daraldığımda ara vermek, derin derin nefes almak. Sevdiğim bir şarkı dinlemek ve “işte, sen de bunu yapmak istiyorsun, daha bunu başaramadın” deyip kendime hedeflerimi hatırlatmak.

 

McQueen malesef tıkandığı yerde bunu yapmayı başaramadı. Belki de çok şeyi başarmış olmak ona yaramadı. Bardağın hep boş tarafını gören adam kendini boşluğa bıraktı. Ah vah demek yerine umarım aradığı huzuru bulur diyeceğim. Ama bize verilen hediyede aslında kocaman kayaların altında kalmış dahi olsalar huzur bulmaya yetecek çok şey var. Herşey istemek ve değişmekle başlıyor sanırım.

 

Hiçbir zaman ümidinizi kaybetmemeniz dileğiyle...



En sevdiğim ayakkabılarım McQueen'den...


Bu yazının üzerine sıklıkla dinlediğim the Veils şarkısı Sun Gangs iyi gider...




Sun Gangs

Some say you'll never
be gone forever
some say there's music where you go

I've no faith in my heart
tell two apart
ocean above from sky below

Where I am going you can't save me

Don't wake me honey
for love nor money
I have no more I can pay
'til we're here alone
and the seeds have been sown
and night returns to break the day

Where I am going you can't save me

Where I am going you can't save me, yeah

Seed a dreamin
boxed a screamin
the world to love
the right to know

Now I hear violins
out from the silence
don't want me love?
then let me go


Where I am going you can't save me

Where I am going you can't save me

Where I am going you can't save me, yet

 
Trackbacks
  • Trackbacks are closed for this post.
Comments

  • 2/16/2010 10:02 AM Alper wrote:
    Cok guzel ve bilgilendirici bir yazı.. .Tesekkurler..
    Alper
    Reply to this
  • 1/19/2011 1:10 AM Lale wrote:
    Bu yazı üzerine "Sun Gangs" hakikaten de iyi bir seçim olmuş...Bir sebepten bu şarkıyı dinlemek her seferinde fena halde içimi acıtıyor. Bu kez farklı bir sebepten, çok daha fazla acıttı..

    Mcqueen'in intiharı beni derinden yaralayan nadir olaylardandır. Genç olması mıydı beni bu denli üzen emin değilim. Ama sanırım kendisine verecek en azından bir şansı daha varken, beynini saran karanlık, umutsuzluk dolu düşüncelerden kurtulamamasıydı...Zaman zaman benim de ne kadar şanssız olduğumu düşündüğüm ve umutsuzluğa kapıldığım olur. Ciddi anlamda dibe vurduğum da olmadı değil...Belki inançla ilgili bilemiyorum, her dibe vuruşun sonunda hep bir mucize oluverdi ve ben adeta her seferinde yeniden hayata döndüm. Güçlü olduğumu hiçbir zaman düşünmedim ama hayat bana hep öyle olduğumu gösterdi.

    Dünyaya gelişim bir mucizeydi (bu da farklı bir hikâye) küçücük bir bebekken yaşama tutunmam apayrı bir mucize...

    Mucizeler hep var...filmlerdeki gibi büyülü olmasa da, biz olmalarını umut ettiğimiz sürece hep de var olacak... Ya da zaten halihazırda hayatımızın içinde yer alıyorlar da biz onların varlığını unutuveriyoruz. Polyannacılık gibi geliyor kulağa ama değil. Sadece hayatın insana her gün acı/tatlı bir şeyler öğrettiğini, şekli ne olursa olsun öğrenmenin hiç son bulmadığını hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Düşünsenize bir; zorluklar/üzüntüler bu kadar can sıkmasa, nasıl anlardık kolaylıkların, mutlulukların değerini...ya da kaybetmek olmasa kazanmanın değerini?

    Hayatına son vermesi ile ilgili olarak Mcqueen'i ne doyumsuzlukla ne de şımarıklıkla asla suçluyor değilim. İç huzurunu, yaşama sevincini yitirmekti bana göre ona bu kararı aldıran...

    Keşkeleri kendi hayatım için kullanmayı sevmesem de şimdi onun için sadece keşke diyorum. Keşke son bir kez, yaşamak için olan nedenlerini düşünmek için de bir "nedeni" olsa idi.. elini uzattığında tutabileceği tek bir neden...

    İnsanın hayatta böyle bir nedeni/nedenleri oldukça mucizelere inanmaktan nasıl vazgeçebilir ki???
    Reply to this
  • 1/22/2011 1:30 PM Lale wrote:
    Merhaba Sine, bloguna yazdığım iki mesajım da (biri Alexander Mcqueen ile ilgili yazdığın yazının altına girdiğim mesaj, diğeri de Ayça ile beraber gittiğiniz Atina'da çekilen fotoğrafların altına girdiğim mesajlardı ve) yayınlanmadı. Uygun bulmadığın içinse neden uygun olmadığını sorabilir miyim acaba?
    Reply to this
  • 2/11/2011 4:13 PM sine wrote:
    Lale hnm, öncelikle yazdığınız güzel şeyler için çok teşekkür ederim.

    gömleğim Topshop'tı ama geçtiğimiz sezondandı. Yine de her daim Topshop'ta bu tarz ürünler oluyor. Ayrıca Mudo'da da benzeri çok güzel gömlekler gördüm geçen hafta. Umarım istediğiniz gibi bir şey bulursunuz. Sevgiler...

    Reply to this
Leave a comment

Submitted comments are subject to moderation before being displayed.

 Name

 Email (will not be published)

 Website

Your comment is 0 characters limited to 3000 characters.